Beyoğlu
•
OHİ 2026
•
05.10.2026
•
12 Dakika

Bir Yapının Hafızasını Kim Yazar? 

YAZAR
İbrahim Erdoğan
PAYLAŞ
KAPAK FOTOĞRAFI
Zehra K.
EDİTÖR
Begüm Bayraktar

‍Sant’Antonio Konutları’nda Kullanıcı İzleri, Hafıza ve Mekânsal Dönüşüm

Koruma, yalnızca bir yapının ilk hâlini muhafaza etmek midir; yoksa zaman içinde ona dokunan insanların bıraktığı izleri de yaşatabilmek mi?

7-10 Mayıs 2026 tarihleri arasında düzenlenen Open House İstanbul kapsamında Sant'Antonio Konutları’nda, İskender Çayla ve Lola Sanchez çiftinin evinde anlatıcılık yaptığım günlerde, burayı ziyaret edenlerin ilgisinin neye yöneldiğini ilk birkaç turdan sonra fark ettim.  İlk bakışta herkes İstanbul’un en tanınmış yapılarından biri olan, St. Antuan Katolik Kilisesi adıyla da bilinen Sant'Antonio Kilisesi’nin tarihini, mimarını ya da Neo-Gotik cephesini merak ediyordu. Dairenin kapısından içeri girildiğinde ise ilginin yönü değişiyordu. 

Görsel 1: Avludan köprüye bakış (Adem Kömürcü, 2026)

Ziyaretçiler; tavandaki süslemelerden çok duvarlardaki tablolara, zemindeki ahşap izlerine bakıyor, salonda eksik görünen bir duvarın neden kaldırıldığını soruyordu. Bir odanın kapısındaki  “In Memoria di Anita” yazısı ise neredeyse her turda yeni bir sohbet başlatıyordu. Ziyaretçiler, dairede zaman içinde nasıl ve kimlerle yaşandığını hayal ediyordu. 

Bu noktada bir yapıda neyin hatırlandığını, neyin korunmaya değer bulunduğunu düşünmeye başladım. 

Mimarlık tarihi anlatılarında yapının tasarım süreci, mimarı, inşa tarihi, üslubu ve özgün planı öne çıkar. Koruma söz konusu olduğunda da yapının ilk hâlini mümkün olduğunca muhafaza etmek çoğu zaman öncelikli meselelerden biridir. Özellikle konutlar söz konusu olduğunda, kullanım sürecinde biriken izlerin de yapının hikâyesinin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Evler kullanılmak için inşa edilir; kullanıldıkları sürece de değişirler. Aileler büyür ya da küçülür, alışkanlıklar dönüşür, yeni teknolojiler gündelik hayatın parçası hâline gelir. Bütün bunlar ister istemez mekâna yansır ve zamanla yapının hafızasına eklenir. 

Bir konutun hikâyesi inşaatı bittiği an tamamlanmaz; kullanıcılar kapıyı açıp içeri girdiğinde sürekli yenilenen canlı bir sürece dönüşür. 

Sant'Antonio Konutları'nda bu hikâye yüz yılı aşkın süredir devam ediyor. İlk sakinlerinden bugünün kullanıcılarına kadar aynı mekânlar, farklı ihtiyaçlarla tekrar tekrar yorumlanıyor. Bugün dairedeki her bir kapı, döşeme, duvar izi ve ekleme yalnızca mimarın kararlarını değil, içeride yaşanan hayatları da anlatıyor. 

Bu yüzden yazının çıkış sorusu basit ama cevabı pek de tek kelimelik değil: Bir yapının hafızasını kim yazar?

Bu sorunun cevabını evin içinde aramadan önce, bu apartmanların neden kilisenin iki yanında yükseldiğine kısaca bakmak gerekir. 

‍

Bir Kiliseyi Yaşatan Konutlar

Görsel 2 : Sant’Antonio Kilisesi inşaatı sırasında çekilmiş fotoğraf (Sant’Antonio Bazilikası Arşivi).  

‍

Günümüzde İstiklal Caddesi’nden geçenler Sant'Antonio Kilisesi’ni kırmızı tuğlalı cephesi ve caddeye açılan avlusuyla tanır. İki yanında yükselen apartman blokları ise çoğu zaman bu görkemli yapının çerçevesiymiş gibi algılanır. Oysa konutlar kilisenin yalnızca komşusu ya da onu çevreleyen ikincil yapılar değil; kompleksin kurulma biçiminin asli parçalarıdır.

‍

Görsel 3: Eski ve yeni Sant’Antonio kiliselerinin arazilerini gösteren harita. D’Ostoya (1858) ve Alman Mavileri (1913-1914), Pafta No H11-4. üzerinden düzenlenmiştir. (Erkin Yaşar Çerik, 2026)

Görsel 4: İstiklal Caddesi’nden İkinci Sant’Antonio Kilisesi’ne bakış. Bugün yerinde giyim mağazası bulunmaktadır. (Sant’Antonio Bazilikası Arşivi)

‍

Sant'Antonio’nun İstanbul’daki hikâyesi bugün gördüğümüz yapıdan çok daha eskiye uzanır ve farklı dönemlerde inşa edilen, ilk ikisi günümüze ulaşmamış üç ayrı kilise üzerinden okunabilir (Görsel 3). Kilisenin İstanbul’daki geçmişinin arkasında, Fransisken geleneğine bağlı ve yüzyıllardır kentte sosyal, kültürel ve dini yaşamın içinde varlık gösteren Katolik bir cemaat bulunur. 19. yüzyılda Beyoğlu’nda, Fransa Elçiliği arazisinde bulunan ilk Sant'Antonio Kilisesi 1831’deki büyük yangında hasar görünce, ikinci kilise aynı yerde yeniden inşa edilmiştir (Görsel 4).  Ancak aynı yüzyılın sonlarına doğru İstiklal Caddesi’nin tramvay hattı nedeniyle genişletilmek istenmesi, mevcut kilisenin önce bir bölümünün yıkılmasını, ardından ise başka bir yere taşınmasını gündeme getirmiştir. Yeni kilise için çeşitli araziler değerlendirilmiş; bunlar arasında en önemli iki seçenek, bugünkü Galatasaray Lisesi’nin bulunduğu arazi ile daha önce bir yangında yok olan Concordia Tiyatrosu’nun arazisi olmuştur. İlk araziden çeşitli sebeplerle vazgeçilmiş ve Concordia Tiyatrosu’nun bulunduğu parselde karar kılınmıştır. Bugün bildiğimiz Sant'Antonio kompleksi de böylece üçüncü kilise olarak şekillenmeye başlamıştır (Girardelli, 1996, ss. 13–16). 

Charles Edward Goad’un 1905 tarihli sigorta planı da üçüncü ve son kompleks kurulmadan önce bu yoğun Pera çevresini ve yapının kent içindeki konumunu belgelemektedir (Görsel 5).

‍

Görsel 5:  Charles Edward Goad’un 1905 tarihli sigorta planı. Goad, C. E. (1905). Plan d’assurance de Constantinople: Vol. II—Péra & Galata, No. 38 [Sigorta planı].

‍

Yeni kompleksin tasarımı için İstanbul doğumlu İtalyan Levanten mimar Giulio Mongeri ve ortağı Edoardo De Nari görevlendirilmiştir. Mongeri farklı öneriler üzerinde çalışırken, kontrolörlük görevini ise Guglielmo Semprini üstlenmiştir (Görsel 6). 11 Haziran 1906’da başlayan inşaatta, 1907’nin sonuna gelindiğinde bodrum duvarları ve kemerler tamamlanmış, bunların üzerine betonarme zemin döşenmiştir (Görsel 7). Ancak yapının tamamlanması için öngörülen bütçenin bu aşamada tükenmesi nedeniyle çalışmalar bir süre kesintiye uğramıştır. Yeni kaynakların bulunmasının ardından inşaat devam etmiş ve kilise resmi olarak 19 Kasım 1913’te ibadete açılmıştır (Girardelli, 1996, ss. 16-18, 20).

‍

Görsel 6: Kilise ve apartman bloklarının birlikte ele alındığı mimari çizimler. [Girardelli, (1996)’den alıntılayan İbrahim Erdoğan (2026)]

Görsel 7: Sant’Antonio Kilisesi temel kesit ve planı. [Girardelli, (1996)’den alıntılayan İbrahim Erdoğan (2026)]

‍

Mongeri’nin tasarladığı kompleks yalnızca bir ibadet yapısından oluşmuyordu. Kilise, rahiplerin kullanımına ayrılan bölümler ve cadde tarafındaki iki apartman bloğu birlikte kurgulanmış; apartmanların zemin katlarında ise dükkânlara yer verilmişti. Apartmanlardan sağlanacak kira gelirlerinin, kilisenin inşası için alınan kredinin geri ödenmesini kolaylaştırması hedeflenmiştir (Girardelli, 1996, ss. 16-17). 

Gelir getiren mülklerle dinî bir yapıyı ayakta tutan bu düzen, Osmanlı vakıf geleneğindeki ‘akar’ sistemini hatırlatır. 1555–1561 yılları arasında Mimar Sinan tarafından tasarlanan Rüstem Paşa Külliyesi’nin zemin katında gelir getiren dükkânların yer alması, bu sistemin daha eski örneklerinden biridir (Tokay, 2008). Sant'Antonio’daki apartmanlar da bu açıdan benzer bir ekonomik işleyişin modern apartman yaşamı içinde yeniden yorumlanmış hâlidir. Kısacası, apartmanlar kiliseye yalnızca güzel bir giriş sahnesi kurmuyor; onun ekonomik yükünü de paylaşıyordu.

Mongeri ne kadar ayrıntılı bir plan çizmiş olursa olsun, çoğu mimar gibi evde yaşayacak insanların yıllar içinde değişecek hayatlarını öngörmesi mümkün değildir. Zamanla kullanıcıların alışkanlıkları, ihtiyaçları ve müdahaleleri bu planın üzerine yeni katmanlar eklemiştir. 

Bu değişimleri okuyabilmek için önce Mongeri’nin bu evlerde nasıl bir yaşam düzeni kurguladığına bakmak gerekir. 

Mimarın Hayal Ettiği

Bir konut planı yalnızca odaların birbirine nasıl bağlandığını gösteren teknik bir çizim değildir (Görsel 8). Aynı zamanda o evde nasıl yaşanacağının küçük bir provasıdır: Misafir nerede karşılanacak, aile nerede bir araya gelecek, servis hangi kapıdan ilerleyecek?

Görsel 8: Sant'Antonio Konutları’nda güney blok kat planı (İbrahim Erdoğan, 2026).

‍

Sant'Antonio Konutları'nda bu prova baştan okunabilir. Eve girildiğinde ziyaretçiyi geniş bir giriş holü karşılar (Görsel 9). Holün penceresi dışarıya değil apartman boşluğuna bakar; daha ilk adımda yapının içe dönük düzenini hissettirir. Bu hol yalnızca bir dolaşım alanı değil, evin iki ayrı dünyasını birbirine bağlayan bir eşiktir: bir yanda yemek odası, salon ve misafirlerin ağırlandığı mekânlar; öbür yanda yatak odalarına, mutfağa ve servis alanlarına uzanan uzun koridor.

‍

Görsel 9: Sant'Antonio Konutları giriş kapısı (İbrahim Erdoğan, 2026). 

‍

Planın merkezinde yemek odası yer alır (Görsel 10). Bugün birçok evde aile yaşamının kalbi salon gibi düşünülür; burada ise yemek odası dört kapısıyla adeta küçük bir kavşak gibidir. Giriş holü, salon ve diğer odalarla kurduğu doğrudan ilişki, bu mekânın yalnızca yemek yenilen bir yer değil, ev halkının buluştuğu ve dolaşımın dağıldığı merkez olduğunu düşündürür. Geçmişte evin en hareketli yerlerinden biri olduğu düşünülen bu oda, bugün ev sahibinin en az kullandığı alanlardan biridir. Planın öngördüğü kullanım ile günümüz hayatı arasındaki fark burada somutlaşır. 

‍

Görsel 10: Yemek odası (Begüm Bayraktar, 2026).

‍

Yemek odasının tam karşısında kalan uzun koridora doğru ilerledikçe evin daha mahrem ve gündelik bölümlerine geçilir (Görsel 11). Yatak odaları, mutfak, servis alanları ve ikinci giriş bu tarafta yer alır. Mutfağın ikinci girişe yakın konumlandırılması, ev içindeki servis işlerinin ana girişten ayrı yürütüldüğünü düşündürür. Böylece evin daha temsili mekânları ile gündelik işleyişi birbirinden ayrıştıran bir düzen kurulmuştur. Bugün ise bu servis ayrımı büyük ölçüde ortadan kalkmış, ikinci giriş ve servis hattı eski işlevini kaybetmiştir.

‍

Görsel 11: Sant'Antonio Konutları’ndaki uzun koridor (İbrahim Erdoğan, 2026).

‍

Bu kurgu dönemin aile yaşamı, misafir ağırlama kültürü ve ev içi emek düzeni hakkında ipuçları verir. Ama zamanla mimarın öngördüğü kullanım biçimi ile gerçek hayat arasında yeni ilişkiler kurulmaya başlar. Sant'Antonio Konutları'nda özgün plan büyük ölçüde okunabilir durumda; hayat ise aralara kendi notlarını düşmüş. 

Open House İstanbul turlarında ziyaretçilerle birlikte daireyi gezerken çoğu zaman planın ve yaşamın nerede, neden değiştiğini konuşuyorduk. Karşımıza çıkan müdahalelerin arkasında “mimari bir jest” değil, son derece sıradan ve insani ihtiyaçlar olduğunu gördük.

Bunun en somut örneği girişe yakın ilk odadadır (Görsel 12). Günümüzde çalışma alanı ve kütüphane olarak kullanılan bu odayı, dairenin önceki sakinlerinden yaşlı bir çift bir dönem yatak odası olarak kullanmıştır. Yaş ilerleyip koridordaki tuvalete ulaşmak zorlaştıkça ışıklığa küçük bir kapı açılmış, boşluğun bir bölümü tuvalete dönüştürülmüştür. Özgün planda yer almayan bu ekleme, evin yaşlanan kullanıcıların ihtiyaçlarına zaman içinde nasıl uyum sağladığını gösterir.

‍

Görsel 12: Çalışma alanı ve kütüphane olarak kullanılan girişteki ilk oda. Tuvalete dönüştürülen mekânın kapısı köşede görülmektedir (Begüm Bayraktar, 2026).

‍

Benzer bir dönüşüm salonda da görülür (Görsel 13). Özgün planda iki ayrı kabul mekânı olarak kurgulanan bölüm, sonraki kullanıcılar tarafından ara duvar ve kapının kaldırılmasıyla tek ve daha geniş bir yaşam alanına dönüştürülmüştür. Ancak müdahalenin izi tamamen silinmemiştir; ahşap döşemedeki yön ve malzeme değişimi, iki mekân arasındaki eski sınırı bugün hâlâ gösterir (Görsel 14). Bu düzenlemenin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmese de, apartmanda farklı katlardaki dairelerde aynı müdahaleye rastlanması, değişen yaşam biçimlerinin benzer mekânsal ihtiyaçlara yol açtığını düşündürür. 

‍

Görsel 13: İki bölümlü salonda duvarın kaldırıldığı alan (Zeynep Karadeniz, 2026).

Görsel 14: Salondaki duvar izi (İbrahim Erdoğan, 2026).

‍

Salonun bir diğer özelliği, terasa; daha doğrusu apartmanın iki bloğunu birbirine bağlayan köprüye açılmasıdır. Avluya girer girmez dikkati üzerine çeken köprü, aşağıdan bakıldığında kompleksin mimarisini tamamlayan güçlü bir parça; üzerine çıkıldığında ise kiliseye açılan bambaşka bir seyir noktasıdır.

‍

Görsel 15: Apartman girişinden köprüye bakış (Zeynep Karadeniz, 2026).

Görsel 16: Köprüden Kiliseye bakış (Begüm Bayraktar, 2026).

‍

Geçmişte aynı ailenin iki ayrı dairesi arasındaki gündelik dolaşımı sağlayan bu geçiş, bugün İskender Bey ve Lola Hanım’ın yaşadığı ev ile ofislerini birbirine bağlar. Ancak köprü yalnızca bir daireden diğerine ulaşmak için kullanılan kısa bir yol değildir. Yaz aylarında kapılar açıldığında ev, köprü ve ofis neredeyse kesintisiz tek bir mekâna dönüşür; buluşmalar, partiler, yemekler ve toplantılar bu eşikte gerçekleşir. Kışın ise iki taraftan gelenlerin karşılaşıp sohbet ettiği, kiliseye karşı durup soluklandığı ortak bir buluşma, dinlenme mekanı olmayı sürdürür. Böylece ev ve ofis, ayrı iki mekân olmaktan çıkıp köprü üzerinden birlikte yaşar (Görsel 18). Köprünün öbür ucunda ise, geçmişte uzun yıllar Anita Hanım’ın yaşadığı ve daha sonra İskender Bey tarafından ofise dönüştürülen daire bulunur. Bu dairenin geçirdiği dönüşüm ve köprünün iki taraf arasında kurduğu ilişki, Anita Hanım ile İskender Bey’in yıllara yayılan komşuluğuyla birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelir.

‍

Görsel 17: Sant'Antonio Konutları’nda köprüde tur sırasında yapılan anlatım (İbrahim Erdoğan, 2026).

Görsel 18: Köprü ve İstiklal Caddesi (Begüm Bayraktar, 2026).

‍

Anita Hanım, İskender Bey ve Zamanın Katmanları

Geçmişte bu katta birbirine köprüyle bağlanan iki ayrı yaşam vardı. Bir tarafta Anita Hanım, öbür tarafta ailesi oturuyordu. Köprü yalnızca fiziksel bir geçiş sağlamıyor, aynı ailenin gündelik hayatını da bir arada tutuyordu. Anita, ailesinin vefatından sonra da evini terk etmedi. İstanbul değişti, Beyoğlu değişti, apartmanın kullanıcıları değişti; o ise hayatının büyük bölümünü aynı mekânda sürdürdü.

Yıllar sonra bu hikâyeye İskender Bey dâhil oldu. Önce Anita’nın ailesine ait komşu daireyi kiraladı ve yaklaşık on beş yıl boyunca onun komşusu olarak yaşadı. Aynı katta, aynı köprünün iki ucunda geçen bu uzun komşuluk, zamanla bir aile bağına dönüştü. 

Anita Hanım, doksanlı yaşlarında hayatını kaybettiğinde daire uzun yıllar sonra ilk kez boş kaldı. İskender Bey daireyi devraldığında sıfırdan tasarlamak yerine mevcut izlerle birlikte korumayı tercih etti; kendi evi köprünün bir ucunda kalırken, Anita'nın dairesi öbür uçta bir ofise dönüştü. 

‍

Görsel 19: Ofiste toplantı odası (Özlem Çelik Yıldırım, 2026).

Görsel 20: “In Memoria di Anita” adıyla düzenlenmiş oda (Özlem Çelik Yıldırım, 2026).

‍

Köprünün diğer ucunda yer alan ofiste, özgün planda salon olarak kullanılan iki bölümlü bir mekân bulunur. Bugün alanın ilk bölümü toplantı odası olarak kullanılırken, ikinci bölümü ‘In Memoria di Anita’ adıyla düzenlenmiştir (Görsel 19-20-21). Anita Hanım’ın yaşamında en çok vakit geçirdiği yerlerden biri olması nedeniyle bu bölüm özellikle korunmuştur. Odada, uzun yıllar devlet memurluğu yapan babasına ait çalışma masası hâlâ yerinde durur (Görsel 22). Anita Hanım ise günlerinin büyük bölümünü burada geçirir; bugün koltuğun bulunduğu yerde oturur, karşı duvarda kapının yanında duran küçük televizyonunu izlerdi. Bu nedenle oda yalnızca birkaç eşyanın muhafaza edildiği sembolik bir köşe değil, onun gündelik hayatının en belirgin izlerini taşıyan mekânlardan biridir. İskender Bey’in bu izleri koruma tercihi, Anita Hanım’ın hikâyesini yalnızca geçmişte yaşamış bir apartman sakininin anısı olarak bırakmaz; korumanın bazen bir yapının fiziksel öğeleri kadar, içinde sürdürülen hayatı da gözetmek anlamına geldiğini gösterir. 

Turlar sırasında bu odada oluşan sessizlik dikkat çekiciydi. Ziyaretçiler teknik soruları bir süreliğine bırakıyor, burada nasıl bir hayat yaşandığını hayal etmeye çalışıyordu.

‍

Görsel 21: “In Memoria di Anita” yazısı (Zeynep Karadeniz, 2026).

Görsel 22: “In Memoria di Anita” yazısı adıyla düzenlenmiş oda ve çalışma masası (Begüm Bayraktar, 2026).

‍

İskender Bey’in anlatımına göre, daireyi yenilerken aldığı diğer kararlar da aynı yaklaşımı sürdürür. 

Özgün ahşap pencereleri tamamen söküp yeniden üretmek yerine, çürüyen bölümler aynı tür ahşapla onarılmıştır. Isı ve ses konforunu artırmak için eski doğramalar kaldırılmadan ikinci bir cam sistemi eklenmiştir. Tavan ve duvarlardaki alçı bezemelerde de benzer bir yöntem izlenmiş; zarar gören bölümlerin bütünüyle yeniden yapılması yerine, sağlam örneklerden alınan kalıplarla eksik parçalar tamamlanmıştır. Farklı kaplamaların altında kalan ahşap döşemeler yeniden ortaya çıkarılmış; ofisin ihtiyaç duyduğu internet, elektrik ve iklimlendirme altyapısı ise tarihî duvarlara ve tavanlara mümkün olduğunca az müdahale edecek biçimde çözülmüştür.

Bütün bu kararlar, yapıyı ‘hiç yaşanmamış kadar yeni’ göstermeye çalışmak yerine, yeni ihtiyaçları karşılarken yaşanmışlığın izlerini, mekanın hafızasını görünür bırakmayı amaçlayan bir yaklaşım oluşturur.

Kapalı Kapılar Ardında  

Open House İstanbul’un en güzel taraflarından biri, normalde ziyarete kapalı yapıların kapısını kısa bir süreliğine aralaması. Ancak asıl değer, yalnızca içeri girebilmekte değil; içeride neye bakacağımızı yeniden öğrenmekte.

Bir duvarın kaldırılması, yeni bir kapının açılması, bir odanın işlev değiştirmesi ya da eski bir eşyanın yerinde bırakılması ilk bakışta küçük dokunuşlar gibi görünebilir. Oysa bu dokunuşların her biri, geçmişte verilmiş kararların somut göstergesi durumundadır.

Kimi müdahaleler özgün düzeni değiştirir, kimileri mevcut olanı korur, kimileri ise sadece gündelik hayatın devamlılığı gözetilerek yapılır. Bu nedenle, yapının hafızası yalnızca ilk tasarımdan ya da bugün korunmuş olan öğelerden oluşmaz. Değişen kullanıcılar, yeni ihtiyaçlar, yapılan müdahaleler ve bu müdahalelerin geride bıraktığı izler de bu hafızanın parçalarını oluşturur. 

Yazının başında sormuştuk: Bir yapının hafızasını kim yazar?

Sant'Antonio bu soruya tek bir isimle cevap vermiyor. Mimar ilk çerçeveyi kuruyor; kullanıcılar hayatlarından parçalar katarak bu çerçeveyi dönüştürüyor; önünden geçen, avlusuna sığınan her İstanbullu ise bu yapıyı kentin kolektif hafızasına işliyor. Bugün Sant'Antonio'da karşılaştığımız mekânlar; dün ile bugünün, koruma ile değişimin bir arada var olduğu bu dinamik dengeden doğuyor.

Kapıdan içeri giren ziyaretçi de tamamlanmış bir yapıya değil; zamanıyla, emeğiyle ve hayatıyla buraya dokunan herkesin ortaklaşa yazmaya devam ettiği canlı bir hikâyeye adım atıyor. 

Evinin kapılarını bizlere açan İskender Çayla ve Lola Sanchez’e, ayrıca yazıya sundukları değerli katkılardan dolayı Prof. Dr. Paolo Girardelli ve Erkin Yaşar Çerik’e içten teşekkürlerimizle.

‍

Görsel 23: Sant'Antonio Konutları Open House ekibi ve ev sahibi İskender Çayla (Güneş Dağ, 2026).
Kaynakça

Girardelli, P. (Haz.). (1996). Yaşayan çizgiler: Sant’ Antonio Kilisesi mimari çizimleri sergisi / Segni essenziali: Disegni architettonici della Chiesa di Sant’ Antonio. Yapı Kredi Yayınları; İstanbul İtalyan Kültür Merkezi.

Tokay, Z. H. (2008). Rüstem Paşa Külliyesi. TDV İslâm Ansiklopedisi (Cilt 35, ss. 291–292). Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi. TDV İslâm Ansiklopedisi – Rüstem Paşa Külliyesi 
YAZAR
İbrahim Erdoğan

Ben İbrahim Erdoğan, MEF Üniversitesi Mimarlık Bölümü 4. sınıf öğrencisiyim. Mimarlıkta en çok insan, mekân ve malzeme arasındaki ilişki ilgimi çekiyor. Bir fikrin çizimden üretime, oradan da gündelik yaşama nasıl dönüştüğünü görmek; mevcut olanı dikkatle okuyup onunla yeni ilişkiler kurmak benim için tasarımın ve mimarlığın önemli bir parçası.‍

Kategoriler

Daha fazla