Günümüz İstanbul’unun Portresi Çizilirken: Çam Palas

“Hem maddi hem de zihinsel anlamda insan ürünü yapılar tarafından kültürel olarak evcilleştirilmiş bir dünyaya doğarız. Evimiz ise hem bu dünyadaki beşiğimiz hem de yuvamızdır” (Robinson, 2024, s.14).
19. yüzyıl, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu için de modernitenin değer ve taleplerine ayak uydurulmaya çalışılan bir dönemdi. Şark Ekspresiyle Sirkeci’ye ayak basan Avrupalılar Beyoğlu’nda ağırlandı. Bu misafirlerden kimisi sokaklar ve altyapıyı çevreleyecek kentsel projelere yatırım yaptı. İstanbul’un ilk apartmanları, belediye dairesi, dünyanın ikinci metrosu olan Tünel ve daha nice yapı böyle inşa edildi.
Elbette bu çapta bir fiziksel genişleme kendi alanını da talep ediyordu. Günümüz kentlerin tarihine baktığımızda iskan etme arzusunun taze bir konsept olmadığını görebiliriz. Sarayburnu’na yerleşen Fatih Sultan Mehmet’ten Yeldeğirmeni’ndeki üçüncü nesil kahvecilere kadar birçok özne kendine ait bir alan açarken ideallerine göre bir “İstanbul” şekillendirmeyi hedefledi. Ancak iskan edilen yerlerde hali hazırda birileri vardı; dolayısıyla inşa etmekten oturmaya atılan adım ‘yer değiştirme’den geçiyordu. Bir alanın yapılaşmaya açılabilmesi adına önce boşaltılması, boşaltılabilmesi için de orada bulunanın taşınabilir sayılması gerekiyordu.
Peki ‘taşınabilir’ olan nasıl belirlendi?
Sanayi devrimi sonrası modern kent ütopyası dönemin politik öncelikleri ve ekonomik taleplerinin de bir yansımasıydı. Sürekli geleceğe akan, doğrusal zaman anlayışını sağlayacak bir ritim; kentli özneyi üretken tutmalıydı. Gelişmiş altyapı ağlarıyla her noktada merkeziyet güçlenmiş olmalıydı. Üretkenlik ve işlevselliğe verilen değer; malzeme seçimleri ve mimari stilde kendini göstermeli, ortak bir dil oluşturmalıydı. Yine manzaraya “bakan” tarafta olmak da bir lüksün yanı sıra görüyor olmanın gücünü barındırıyordu. En önemlisi de tüm bu kriterleri sağlayan yapılar ‘öteki’lerden kesinlikle ayrılmalı, güvenli ve steril bir alanda bulunmalıydı.
Her ütopya kendi “öteki”sini barındırmasına rağmen onu dışarıda istiyordu. Söz gelimi Foucault’nun (1986) heterotopya olarak nitelendirdiği mezarlıklar, modernist ideallerle uyuşmuyordu. Geçmiş, şimdi ve olmayan bir gelecek arasında bir eşik oluşturan bu statik mekan, yeni zamansallık anlayışını sekteye uğratıyordu. Yüz ölçümü, manzarası ve merkezi konumuyla ciddi bir değişim değeri vaat eden mezarlık, kendini gerçekleştirmemiş bir potansiyel olarak duruyordu. Tıp bilimi ve burjuvazinin de ölümü bir hastalık ve mikrop kaynağı olarak konumlandırmasıyla mezarlıklar çeperlere taşınarak bir “öteki kent” haline geldi.

Günümüzde Çam Palas’ın da üstünde bulunduğu, bugün manzarasıyla tanımlanan Gümüşsuyu yamaçları da geçmişte Büyük Ayaspaşa Mezarlığı’nın bir parçasıydı. Grand Champs des Morts olarak da bilinen bu mezarlık alanı Taksim’den başlayarak Dolmabahçe ve Fındıklı’ya doğru uzanıyordu. Mezarlığın taşınmaya başlaması hakkındaki tartışmalar Sultan Abdülmecid dönemine kadar uzanırken asıl apartmanlaşma süreci İstanbul Şehreminisi Cemil Topuzlu’nun bölgeyi resmi olarak iskana açmasıyla hız kazandı (Kucur, 2015).
Ancak Edmondo de Amicis’in seyahatnamesinde de aktardığı gibi:
“İstanbul demek, birbirinden denizle ayrılmış, üçüncüsü diğer ikisinin karşısında olmak üzere birbirine bakan üç büyük şehir demektir. Bu şehirler, bir sahilden bakınca ötekinin binaları rahatlıkla görülecek kadar birbirine yakındır (…)” (De Amicis, 1876/2006, s. 8).
Dolayısıyla kaldırılan mezarlığın yerine ne konulacağı, İstanbul’un panoramik portresinin nasıl çizileceğini de şekillendiriyordu. Arazi boşaldığında geriye Boğaz'a bakan dik bir yamaç kalmıştı; bu eğim önce servilerin, ardından manzaralı cephelerin değerini belirledi. Yükselen apartmanlar yeni materyaller ve teknolojilerle kendine ait bir mimari üslup geliştirirken ‘bakış’ tanımlanıyor, ‘mesafe’ akışkanlaşıyor ve katı olan her şey buharlaşıyordu¹. Bu dönüşüm evin içine kadar uzanıyor; yalnızca yapıların nerede ve kimler için inşa edildiğini değil, nasıl inşa edildiğini, tektonik ve strüktürel karakteri ile mekânların deneyimlenme biçimini de değiştiriyordu. Çam Palas da kentin, konutun ve onu inşa etme biçiminin birlikte değiştiği bu dönemin yapılarından biri oldu.
¹Tamamı, “Elle tutulur ne varsa uçup gider, kutsal olan her şey ayaklar altına alınır ve sonunda insanoğlu aklını başına toplayıp yaşamının gerçek koşulları ve kendi türüyle olan ilişkileriyle yüz yüze gelmek zorunda kalır” olan söylem, Komünist Manifesto’da modern ve kapitalist toplumun sürekli, hızla değişen; bu dönüşüm içerisinde sabit kalanı yıkan karakterini tartışıyordu (Marx & Engels, 1848/2022, sf.53). Marshall Berman ise, adını buradan alan, “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” kitabında Goethe, Marx ve Baudelaire’in yazılarının yanı sıra St. Petersburg ve New York sokaklarından yola çıkarak “modern”, “modernizm” ve “modernite” kavramlarını geniş bir perspektiften, eleştirel bir şekilde yorumladı.


Yeni Sistem, Yeni Konut
20. yüzyılın ilk çeyreğinde İstanbul’da değişen konut kültürü, yeni yapım tekniklerini de beraberinde getiriyordu. 1920’lerden itibaren sivil mimaride yaygınlaşmaya başlayan betonarme, Ayaspaşa ve Taksim gibi dönemin önemli konut bölgelerinde özellikle çok katlı apartmanların üretiminde kullanılmaya başlanmıştı. Geleneksel yapım sistemlerinden farklı olarak donatı, bağlantı ve taşıyıcı sistem hesapları gerektiren bu teknik, yapı üretiminde mühendislik bilgisini daha önemli hale getirirken İstanbul’da yaygınlaşan apartmanlaşmanın da önemli araçlarından biri oluyordu (Uzun, 2008).

Görsel 5: 1965’te Kabataş Setüstü’nde Çam Palas (Charles W. Cushman Photograph Collection).
Çam Palas da bu geçiş döneminin yapılarından biri. 1920’lerin ilk yarısında Gümüşsuyu’nda inşa edilen altı katlı yapıda geleneksel sistem ve betonarme bir arada kullanılıyor. Cephe boyunca devam eden betonarme balkonlar, her katta tek bir dairenin bulunması ve ana yaşam alanlarının Boğaz’a yönelmesi, aynı dönemde değişen apartman yaşamıyla birlikte okunabilir.

Çam Palas’ı ilginç kılan, tam olarak bu dönemsel eşiğin tanığı olmasıdır. Yeni sistem, eskisinin yerini bir anda almamış; iki sistem aynı yapıda birlikte var olmaya devam etmiştir. Bu nedenle Çam Palas, yalnızca betonarmenin kullanılmaya başlandığı bir apartman değil, İstanbul’da konutun ve onu inşa etme biçiminin birlikte değiştiği bir dönemin parçasıdır.
Yukarıda Olmak
Altı katlı Çam Palas’ta “yukarıda olmak”, yapının inşa edildiği dönemde değişmeye başlayan bir anlam taşır. Asansörün apartman yaşamına girmesiyle birlikte katlar arasındaki mesafe aynı kalsa da bu mesafenin deneyimlenme biçimi değişir. Merdiven ortadan kalkmaz; iki dolaşım biçimi aynı yapı içinde yan yana varlığını sürdürür. Ancak daha önce gündelik hareketin doğrudan parçası olan düşey mesafe, asansörle birlikte kısa bir mekanik harekete dönüşür.

Bernard’ın (2014) asansörün apartman yaşamı üzerindeki etkisine ilişkin değerlendirmesine göre, asansörün kullanımıyla birlikte merdivenle ulaşmanın zorlaştığı üst katlar daha erişilebilir hale gelmiş ve apartman içindeki konumları yeniden tanımlanmıştır. Bu nedenle değişen yalnızca katlara ulaşma biçimi değil, katlar arasındaki hiyerarşi de olmuştur. Çam Palas’ta bugün hâlâ kullanılan Stigler marka asansör ise yalnızca işlevsel bir unsur değil, dönemin değişen apartman yaşamının günümüze ulaşan tanıklarından biridir.
Çam Palas’ta katlar arasındaki bu değişimi Boğaz manzarasıyla birlikte düşünmek de mümkündür. Yükseklik, erişilebilirliğin yanı sıra manzarayla kurulan ilişki açısından da başka bir anlam kazanır. Ancak yapının en üstüne, çatı katına ulaşıldığında farklı bir hiyerarşiyle karşılaşılır: burada her daire için ayrı bir personel odası bulunur.
Hizmetli odalarının ana yaşam alanlarından ayrılması yalnızca Çam Palas’a özgü bir durum değildir. Haussmann dönemi ve sonrasında şekillenen Paris apartmanlarında da hizmetlilere ayrılmış katlar bulunuyordu ve bu bölümlere ana dolaşımdan ayrı servis merdivenleriyle ulaşılıyordu (APUR, 2015). Çam Palas’ın asansöründe katların Fransızca isimlendirilmiş olması da yapının dönemin Avrupa apartman kültürüyle kurduğu ilişkiyi düşündüren bir başka detaydır. Bu düzen, dönemin apartmanlarında sosyal ayrımın mekânsal organizasyonda da karşılık bulduğunu gösterir. Konut biçimi değişirken ev içindeki hizmet ilişkileri ortadan kalkmamış, yeni konut tipolojisi içinde yeniden konumlanmıştır.
Mesafe Nereye Gidiyor?

Apartmanlaşmayla birlikte farklı haneler aynı yapı, aynı giriş ve aynı merdiven içinde birbirine yaklaşıyordu. Bu yakınlık, evin içindeki mahremiyetin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu; onu kuran mekânsal düzen de konutla birlikte değişiyordu. Gözübüyük’ün (2004) 19. yüzyıl İstanbul apartmanları üzerinden tartıştığı hol ve koridorlar, bu yeni konut düzeninde odalar arasındaki ilişkiyi ve mahremiyet derecelerini belirleyen önemli mekânlar haline geliyordu.
Çam Palas’ta da daire kapısı doğrudan evin merkezine açılmaz. İçeri girildiğinde önce bir antreyle karşılaşılır. Zeminde ve tavanda kalan izler, antre ile salon arasında geçmişte bir bölücünün bulunmuş olabileceğini düşündürür. Parkedeki izler ise bunun muhtemelen ahşap ve camlı, aynı zamanda vestiyer işlevi gören bir eleman olduğuna işaret eder. Kesin biçimi bilinmese de antre, dış kapıyla evin geri kalanı arasına ikinci bir eşik koyar. Mahremiyet kapıda bitmez; içeride bir süre daha devam eder.

Asıl ilginç olan, bu eşikten sonra planın nasıl dağıldığıdır. Antreden bakıldığında karşıda salon, iki yanda ise dairenin farklı bölümlerine açılan iki kapı bulunur. Soldaki kapı mutfak, eski kömürlük ve geçmişte yemek odası olarak kullanılmış olabileceğini düşündüğümüz Boğaz cephesindeki odaya bağlanır. Diğer yöndeki uzun ve dar hol ise yine Boğaz cephesinde bulunan yatak odasına, ardından giyinme, depolama ve banyoya ulaşır. Salon ise antreyle daha doğrudan bir ilişki kurarak balkona ve Boğaz’a açılır.
Burada mahremiyet basit bir ön–arka ayrımıyla kurulmuş değildir. Aynı antre; salonu, gündelik işleyişle ilişkili mekânları ve daha özel yaşam alanlarını farklı rotalara ayırır. Gözübüyük’ün (2004) apartman planlarında dikkat çektiği geçiş mekânlarının rolü, Çam Palas’ta da tam bu noktada okunabilir: hol ve koridor yalnızca bir yerden diğerine ulaşmak için değil, yan yana bulunan mekânlar arasında mesafe kurmak için de vardır.
Apartmanlaşmayla birlikte değişen şeylerden biri de tam olarak bu mesafenin yeridir. Farklı haneler artık aynı yapının içinde, kimi zaman yalnızca bir duvar ya da döşeme mesafesinde yaşarken dairenin kendi içinde yeni sınırlar belirir. Haneler birbirine yaklaşırken mesafe kaybolmaz; yalnızca yer değiştirir.
Geriye Ne Kalıyor?
Her şey yer değiştirirken peyzaj ve hafıza ne kadar kalıcı olabiliyor?

Çam Palas hakkında bugün bildiklerimiz kadar bilmediklerimiz de vardır. Mimarı kesin olarak bilinmez, ilk sahiplerine dair bilgiler sınırlıdır; daireler el değiştirmiş, kullanıcılar ve iç mekânlar değişmiştir. Gümüşsuyu ise geçen yüz yıl boyunca sürekli dönüşmüştür. Bütün bu değişimin içinde yapının adı hâlâ aynı şeye işaret eder: Çam Palas, adını bahçesindeki büyük çam ağacından alır.
Hafıza ise kent kadar kolay yer değiştirmez. Geçmişi olduğu gibi saklamasa da kendisini devam ettirebilmek için bazı imgelere, nesnelere ve mekânlara tutunur. Günaçan ve Erdoğan’ın (2018) aktardığı gibi hafıza, geçmişi seçerek yeniden kurarken somut olana ihtiyaç duyar. Çam Palas’ta bu somut karşılığın bir mimari eleman değil, doğal bir unsur olan çam ağacı olması ilgi çekici bir anekdottur. Yapının mimarının adı unutulmuşken, çam onun adına yerleşmiş ve yaklaşık bir asırdır yapıyı tarif etmeye devam etmiştir.

Mekân ve hafıza birbirinden bağımsız oluşmaz; zaman içinde birlikte biçimlenir (Günaçan & Erdoğan, 2018). Bu nedenle çamı yalnızca apartmanın bahçesinde duran ve ona adını veren bir ağaç olarak okumak eksik kalır. Bugün gördüğümüz çamın yaşı kesin olarak bilinmiyor. Fakat fiziksel olarak aynı ağacın devam edip etmemesinden bağımsız olarak, çam imgesi yapının kimliğindeki yerini korur.
Çam Palas’ın hikâyesi, kentteki her şeyin aynı şekilde yer değiştiremediğini gösterir. Yapılar dönüşebilir, kullanıcılar değişebilir, bir mekân başka bir işleve uyarlanabilir; fakat hafızaya yerleşmiş bir imgenin yerine yenisini koymak o kadar kolay değildir. Çam Palas’a adını veren çam da tam burada önem kazanır: fiziksel olanın değişebildiği bir kentte, bazı izler kendilerine hafızada daha kalıcı bir yer bulur.

Open House İstanbul Festivali ve Çam Palas
Open House İstanbul’un açtığı kapılar, Çam Palas gibi künyesi eksik kalmış mekânların kendi izleri üzerinden yeniden okunabilmesini sağlıyor. Her bilgi arşivlerde yerini bulmasa da yapılar varlığını sürdürüyor; mekânları, izleri ve dönüşümleriyle kendi hikâyelerini taşımaya devam ediyor. Çam Palas’ın kapısından içeri girmek de yalnızca bir yapıyı görmek değil, İstanbul’un değişen kent, konut ve hafıza katmanlarını onun üzerinden yeniden okumak için bir imkân sunuyor. Belki de bir yapıyı anlamak, yalnızca neyin değiştiğine değil, bütün bu değişimin ardından geriye ne kaldığına da bakmayı gerektiriyor.
Evini bizlere ve Open House İstanbul ziyaretçilerine açan İzzeddin Çalışlar’a; Çam Palas’a dair paylaştığı değerli bilgiler için Hasan Çalışlar’a teşekkür ederiz.




